Görelem.Net - Geleceğe borcumuz var..
Anasayfa | Haber Ara | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | Ziyaretçi Defteri

Son Dakika:

  Görele Tarihi    Haftanın Şiiri  


HABER ARA


Gelişmiş Arama

Yarışma Birincilerinin Eserleri

Görçev Yarışmasında I.Nci olan ve diğer ödül alan Eserler sizler ile..

Kategori  Kategori : Etkinlik Takvimi
Yorumlar  Yorum Sayısı : 1
Okunma  Okunma : 153
Tarih  Tarih : 31 Mart 2010, 14:23

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

ENGİN ÇOLAK  " Görele Hasan Ağa Camii Sokağında bir salı günü "
 
 
 

FATMA ARIK PAMPAL'ın I.Nci olan Şiiri,

 

GÖRELE'MGiresun'un döşünde yürek olmuşda,
Hasretlerimi ilmek ilmek örer Görele.
Yemyeşil libasa bürünmüş bir asalet,
Salınır hayallerimde hoyratca Görele.

Sİs'tir başucunda dumanlı dağı,
Üç vadisi var asırlardır çepni otağı,
Aslı asaleti bellidir yiğitler yatağı,
Hasan Ali'nin yurdu şirin Görele.

Kİmler çıkıp yetişmedi bu ocaktan,
Bedri Rahmi bezenmiş bu kumaştan,
Kaçaroğlu Ahmet gibi can ustalardan,
Cihana nam veren destandır Görele.

Karadeniz'in nazlısı gün batımlarında,
Bir ışık cümbüşü cilveleşir sularında,
Ay beşik gibi sallanır hani dalgalarında,
Yakamozlar Gur dağında söner Görele

Dalgalar döner durur okşar sahili,
Kimi zaman zaptı zor çılgın bir deli,
Ah o dalgaların özleten senfonisi
Kulaklarımda çınlar durur Görele.


Gözüm arar cami yanında pazarı;
Aklıma oyun oynar dondurmaları,
Hele hele yok mu o güzel pideleri,
Daldır banımıda ye diyor Görele.

Bir tarihin yeniden yazıldığı yerdir,
Kültürlere başkent olan değerdir,
Kemençenin Anadolu'mdaki beşiği ,
Sanatkarlara mektep olmuş Görele.


HÜSEYİN KİRMAN  " Görele'ye Bakış " Eseri ile

 

En genç dernek başkanı ve gençlik kolları oluşumu ile  OĞUZHAN KILIÇARSLAN
http://www.goreleses.com/gorele/

MURAT MİMİÇ " Feti KAramahmutoğlu" Araştırması ile..


Mustafa Öztürk " Kayasis " ile







Tayyibe Gökçe en iyi makale I.nisi " El mi Yaman Bey mi yaman"
 
 EL Mİ YAMAN BEY Mİ YAMAN?

   “Ben senin aşık olduğun gibi aşık olmak zorunda değilim bu topraklara. Kalmayacağım burada. Ben İstanbul’a döneceğim”

   Bu cümleyi duyan kadın söylenenlere mi üzülsün yoksa söyleniş tarzına mı incinsin bilemedi bir an. Küçük kızı isyan ediyordu karşısında. Evet ondan zor bir şey  istediklerini biliyordu. On altı senesini geçirdiği İstanbul’dan bir çırpıda koparıp almışlardı onun değimiyle Burçin’i. Tüm arkadaşlarını, sevdiklerini geride bırakması gerekmişti ama pekala da buraya alışabilirdi. Hem yabancı bir yere gelmemişlerdi ki; memleketleriydi burası. Öz topraklarıydı. Babasının işleri iyi gitmeyince daha fazla zorlamamaya karar vermişlerdi karı koca. Bunu anlayabileceğini düşünmüşlerdi Burçin’in. Ama umdukları gibi gitmemişti hiçbir şey. Burçin uzun bir süre ayak diretmiş, gelmeleri kesinleşip uçağa bindikleri ana kadar bu yeni durumdan kurtulmak için elinden geleni yapmıştı. Ama nafile bir çabaydı bu. Anne babası kararlıydı ve dönüş yoktu. Fakat Burçin’in de rahat durmaya niyeti yoktu. Uçaktaki süre içinde bu isteklerini nasıl burunlarından getirebileceğine dair planlar kurdu kafasında ki en başında asileşmek vardı. Ne kadar asi olursa, ne kadar uyum sağlamamakta direnirse o kadar çabuk İstanbul’a döneceklerini düşünüyordu. Kendi derdinden sağlıklı düşünemiyordu. Düşünse, annesinin babasının durumumu görse belki de bu kadar diretmezdi, uyum sağlamaya çalışırdı ama kendi düzeninin bozulmasıyla o kadar meşguldü ki daha Görele’ye varmadan kurtulma planları yapıyordu. Ama evde yapılan hesap çarşıya uymayacaktı.

   Trabzon’a vardıklarında kalabalık bir grup karşıları onları. İki amcası, iki halası, babaannesi ve dedesi, aynı zamanda da anne tarafından teyzeleri, ve dayısı Görele’de yaşıyorlardı ve içlerinden seçilen kalabalık bir grup onları Trabzon’a almaya gelmişti. Uzun uzun hasret gidermeler, hep bir ağızdan söylenen “İyi ki geldiniz”ler, “Niye İstanbul’lara gittiniz anlamam ki”yle başlayan cümleler havada uçuşurken Burçin ne yapacağını şaşırmış bakıyordu sadece. Tüm akrabalarını çok severdi, hiçbirinden utanmazdı ama şuan dedikleri şeyler canını acayip sıktığından bir an önce onlardan kurtulmak istiyordu. Ama nafile bir istekti bu çünkü kimse onu bırakmaya niyetli değildi.

   İlk birkaç  gün koşuşturmayla geçti. Fatma Hanım ve Murat Bey bir an önce yerleşmek için ellerinden geleni yapıyorlardı ama aynı şey Burçin için söylenemezdi. Hiçbir şeye elini sürmüyor, sürekli yüzünü asıp duruyordu. Karı koca üzerine gitmemeye özen gösterdikçe Burçin daha da asileşiyordu. Ve olan oldu. Burçin sonunda isyan etti. Daha doğrusu annesi kızının isyan ettiğini sanıyordu. Oysa bu Burçin’in planının bir parçasıydı. Kendi kendine “Anne Babayı Yıldırma” planı koymuştu kendince haklı mücadelesinin adını. Hem o İstanbul kızıydı canım Görelelerde ne işi vardı? Görele’ye pek ala yazları gelebilirlerdi. Zaten bu zamana kadar buna hiç itiraz etmemişti ama bir ömrü geçirme fikri; aman uzak olsundu.

   Burçin her şeyi planladığını ve güzel bir şekilde ilerlediğini düşündüğü anda büyük bir kayaya çarptı ve tüm planları altüst oldu. Babaannesi Nur Hanımdı bu sert kaya. Gelinini kendi öz kızlarından ayırmayan yaşlı kadın torununun annesine isyanına kulak misafiri olmuştu ve ağzından dökülen kelimeler Burçin’i hiç de kolay günlerin beklemediğini işaret ediyordu.

   “Demek İstanbul’a döneceksin küçük hanım. Çok beklersin. Gör bakalım Hanya’yı  Konya’yı. Bakalım el mi yaman bey mi?” 

   Nur Babaanneye yaşlı demek biraz haksızlık olurdu doğrusu. Yetmiş yaşındaydı ama yaşına inat dinç ve çalışkan vücuduyla değme gençlere taş çıkarırdı hala. Aklı da çok iyi çalışırdı ve her türlü şey beklenirdi ondan. Bu dinçliğini ve zekasını köyünün havasından, suyundan, sütünden aldığını da her daim söylerdi. Ve sonunda Burçin’i ele almaya karar verdi.

   Görele’ye geldiklerinin altıncı günü sabah namazıyla uyanmak zorunda kaldı Burçin. Babaannesini başında görünce biraz şaşırdı doğrusu. Ne olduğunu anlayamadan kendini lavaboda buldu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra ancak akıl edebildi ne olduğunu sormayı ve aldığı cevapla dondu kaldı.

   “Bir an önce hazırlan hadi bahçeye gidiyoruz?

   Burçin bu cümleyi duyunca gözlerini iri iri açtı.

   “Ne bahçesi ya babaanne? Ben uyuyacağım bahçeye sen git.”

   “Yok öyle yağma küçük hanım. Doğru üstünü giyinmeye. Madem artık buradasın sen de herkes gibi bahçeye gideceksin”

   “Ne yapacağım ben bahçede ya?”

   “Bahçede ne yapılır e akıllı kızım benim. Fındık toplayacaksın tabi ki. Hadi dedim bak hala yüzüme boş boş bakıyor.”

   Nur Babaanne haklıydı Burçin donmuş kalmıştı. Ne yani şimdi bahçeye fındık toplamaya mı gidecekti? Ama o daha önce hiç fındık toplamamıştı ki. Hem şimdi bu da nereden çıkmıştı? Babaannesi neden işlerine karışıyordu? O daha annesini babasını delirtecek ve İstanbul’a dönmeye ikna edecekti. Ama ne yaptıysa ikna edemedi Nur Babaanneyi. Yarım saat sonra altında pazen bir etek, üzerinde ince bir penye, ayağında Trabzon lastikleri ve başındaki çemberiyle babaannesinin yanında onları almaya gelecek arabayı bekliyordu. Kendine hala inanamıyordu ama yapacakta bir şeyi yoktu. Zira bu ailede bir tek babaannesine söz geçiremeyeceğini bilirdi. Birkaç dakika sonra kasasında on, on iki kişi olan bir kamyonet durdu evin önünde. Kamyonet bütün amca hala çocuklarını toplamış gelmişti. Babaannesi “Hadi bakalım bismillah de de işimiz kolay gelsin” dedi ve arabanın ön tarafına geçti. Burçin de mecbur onu takip etti ama Nur Babaanne onu durdurdu ve başıyla kamyonetin kasasını gösterip “Oraya” dedi. Burçin bir an ne demek istediğini anlamadı daha doğrusu yanlış duyduğunu düşündü. “Kasaya mı?” dediğinde babaannesi çoktan arabaya binmiş ve kapısını kapamıştı. Yüzüne şaşkın şaşkın bakan torununa “Hadi atla arkaya geç kalacağız” demekle yetindi sadece. Burçin çaresiz arka tarafa geçti. Arkaya nasıl bineceğini düşünürken kendisine uzatılan eli gördü. “Hadi atla” diyordu gençten bir çocuk. Bir an bakakaldı çocuğa. Büyük amcasının oğlu Barıştı bu. Yüzünde büyük bir sırıtmayla elini uzatmış yardım için bekliyordu ama daha çok bakışları “Tek başına beceremezsin” der gibiydi. Burçin sinir olduğunu hissetti ve bir çırpıda atladı kamyonetin kasasına. Okulda yaptığı atletizmin faydaları vardı işte. Sinirli sinirli Barış’a bakıp bulduğu ilk yere çömeldi. Kimseyle konuşmadan ve istifini hiç bozmadan yol boyunda aynı yerinde kaldı. Bahçeye vardıklarında bir şok daha bekliyordu Burçin’i. Bahçe çok dikti ve sık ağaçlar vardı. Buradan nasıl kurtulacağını bilememenin verdiği sinir yüzüne yansımış daha bir yaklaşılmaz olmuştu. Ama bu babaannesini tabi ki durduramazdı. Bütün gün canını çıkardı Burçin’in. Arabada sinir olduğu Barış’ı başına verdi ve her işi yaptırıp, öğretmesini tembihledi ve sinir olmuş ama hiçbir şey söyleyemeyen torununu tüm gün zevkle izledi.

   Akşam eve döndüğünde büyük bir kavga koparmanın hayaliyle bütün gün babaannesi ve başındaki sinir ne dediyse yaptı Burçin. Ama o kadar zorlandı ki anlatılmaz yaşanır tarzdandı. Hele sinirin bilmişlikleri yok muydu öldürdü resmen Burçin’i. “Bak bu fındık” dedi eline aldığı fındık topurunu gösterip. Burçin bağırmak istemiş ama babaannesinin gözlerinin üzerinden bir saniye bile ayrılmadığını bildiğinden sadece “Biliyorum” demekle yetinmişti. Gerçi babaannesinin diğerleriyle ilgilendiği küçücük bir anda o siniri yere sermekte gecikmemişti ve bütün gün boyunca tek güldüğü hatta kahkahalar attığı anda o an olmuştu.

   Akşam eve döndüklerinde yemek bile yemeden direk yatmaya gitti Burçin. Yatağına gömüldüğünde ne bütün gün hayalini kurduğu kavga vardı aklında, ne de İstanbul. Tek istediği uyuyup dinlenmek ve babaannesinin yarın onu götürmemesiydi. Ama ne yazık ki bu istediği imkansızdı. Diğer günde ondan sonraki günde hatta ondan sonraki günlerde fındık bahçesinde geçti. Bir hafta sonra akşam yorgunluk bana mısın dememiş yemeğini yemişti bir güzel. Hatta öyle bir iştahla yemişti ki annesi ve babası şaşırmışlardı. İkisi de kaç gündür büyük bir bombardımana hazırdılar ama kızlarının ağzından bir kelime dahi çıkmamıştı. O gecede çıkmadı. Burçin yemeğini yiyip, güzelce bir banyodan sonra yatağına girdi ve hemen uykuya daldı. Sabahta kalkmak diğer günlerdeki gibi zor olmamıştı. Hatta babaannesi kapısına gelmeden kalkmış ve hazırlamıştı. Alışıyor muydu ne? Valla bunu bile sorgulayamayacak durumdaydı Burçin. Babaannesi demek hükümet demekti Burçin için ve galiba kendisi fark etmese de alışıyordu.

   O gün fındık bahçesinden dönerken babaannesi müjdeyi verdi. Yarın tatildi. Bahçeye gidilmeyecekti. Bu demek oluyordu ki çarşının keyfi çıkarılacak, ya da güzelce dinlenilebilecekti. Burçin de o gününün yarısını uyuyarak geçirdi zaten. Tüm haftanın yorgunluğunu üstünden atması imkansızdı ama öğlene kadar uyumak mükemmel gelmişti. Uyandığında kahvaltısını hazır bulunca çok sevindi çünkü çok acıkmıştı. Alıştığı tek şey anlaşılan bahçeye gidip gelmek değildi. Midesi de bu düzene alışmış ve her gün yemek saatleri aynı olduğundan o saatte yemek istemişti. Güzelce bir kahvaltıdan sonra çarşıya inmek istediğini söyleyince annesi ve babası ikiletmeden hemen hazırlandılar. Kızlarına ne olduğunu bilmiyorlardı ama alışıyor görünüyordu ve ikisi de annelerine minnettardı. Günün geri kalanını anneannesinde geçirdi Burçin. Tüm hafta neler yaptığını anlattı durdu. Fındık hakkında öğrendiklerini, babaannesinin kendini izlerkenki halini ve komik düşme olaylarını anlatırken yüzünde oluşan gülümseme hatta bazen attığı kahkahalar annesinin ve babasının da içinde kahkahalar attırıyordu.

   O gece eve döndüğünde büyük bir sürprizle karşılaştı Burçin. Evde babaannesinin yanında Barış ve diğer amca çocukları vardı. Babaannesi geldiklerini görünce “Gel Burçin” dedi.

   “Bak çocuklar geldi. Bu gece kıranda bir düğün var. Ona götürecekler seni.”

   Burçin bir an kaldı yerinde. Düğünde nereden çıkmıştı şimdi? Hem sinirle mi gidecekti düğüne? Yok canım ölse gitmezdi.

   “Yok babaanne ben yorgunum düğüne falan gitmek istemiyorum.”

   “Olmaz öyle şey. Bu düğüne gidilecek dediysem gidilecek. Hem biraz horon tepersin kötü mü?”

   Burçin “Ama babaanne…” diye itiraz edecek oldu ama babaannesinin bakışları  netti ve çaresiz kabul etti. Çocuklarla birlikte kırana çıkıp düğüne katıldıklarında hayatında hiç böyle bir düğün görmediğini düşünüyordu Burçin. Düşünceleri Barış’ın “Ne o şaşırdın galiba?” demesiyle bozuldu. “Ben hayatımda hiç böyle bir düğün görmedim” dedi ama daha çok kendi kendine söyler gibiydi. Barış “Efendim?” diye yaklaştı biraz daha ona çünkü kemençe sesi çok yüksekti ve herkes birlikte horon tepiyordu. Söylediğini yineledi Burçin bir kez daha ama bu sefer bağırıyordu. Sonra gözü horon tepenlere kaydı “Hadi gel bizde onların arasına katılalım.” dedi Barış ama Burçin hiç bilmediğini söyleyip reddetti. Ama Barış’ın durmaya niyeti yoktu. Elinden tuttuğu gibi itiraz etmesine izin vermeden kaldırdı ve halkanın içine soktu Burçin’i.

   Gece boyunca halaylar çekildi, silahlar atıldı, kazan kazan yemekler dağıtıldı. Burçin için bunların hepsi çok farklıydı ama alışmakta da zorlanmadı. Horonu öğrenmesi bir iki dakikasını almadı. Başta biraz yalpalasa da sonradan çok güzel ayak uydurdu. İlk silah seslerini duyduğunda biraz korktu ama kulağı bu sese de alıştı. Biraz tehlikeli geldi bu durum ona ama korktuğu gibi kimseye bir şey olmadı.

   Gece bitip de yatağına yattığında buranın çok farklı ve renkli bir yer olduğunu düşünürken yakaladı kendini. Nasıl olmuştu bilmiyordu ama alışıyordu. İlk gelirken kafasında kaçma planları yapan kız Nur Babaannenin zekasına yeniliyordu. Hem de büyük bir hızla.

   Diğer günler çok hızlı geçti. Fındık bahçeden taşındı, harmana serildi. Biraz kuruduktan sonra patoz getirildi ve çekildi. Sonra tekrar harmana serildi ve seçilmeye başlandı. Bu süreç Burçin için daha zevkliydi. Hele patozu çok sevmişti. Fındığı sermesi, kurutması, kaldırması derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile. Hele fındığı seçtikleri zamanlarda babaannesinin söylediği türküler daha bir güzelleştiriyordu günü.

   Bir gün  amcasının çocukları çıkageldi. Barış “Hadi Burçin başağa gidiyoruz” dediğinde Burçin bir şey anlamadı. Babaannesi girdi hemen devreye ve başağın ne olduğunu anlattı. Ona da küçük bir şelek verdiler.

   Başak Burçin’in çok hoşuna gitti. Tüm bahçeyi dolaştılar ve dikkatlice fındık aradılar. Her buldukları fındık sonunda diğerlerinin gözlerinde gördüğü şey Burçin’i biraz daha bağlıyordu bu topraklara. Bu saf toprak aşkıydı. Bir fındığın bile değeri o kadar büyüktü ki bunu ancak yaşayarak anlardı insan ve Burçin de yaşıyordu. Artık emindi, alışmıştı.

   Başak dönüşünde o kadar eğlendiler ki sırtlarında şelek, ellerinde bahçede rahat yürüyebilmek için aldıkları sopalar kah gülerek, kah koşarak eve kadar geldiler. Buldukları fındıkları boş bir yere dökerken Burçin’in gözlerinde gördüğü şeyden babaannesi de anlamıştı torununun düşüncelerini. Hele bir elleriyle soyuşu vardı fındığın kabuklarını görülmeye değerdi. Analı kızlı baş başa verip bir süre Burçin’i izlediler Fatma Hanımla.

   İşleri bitince başak tayfası çarşıya inmeye karar verdiler. Murat Bey Barış’a arabayı vermeyi teklif etse de Burçin hemen itiraz etti. Yürüyerek inmek istiyordu çarşıya. Köy çok uzak sayılmazdı. Çarşıyla arası alt tarafı üç kilometreydi. O yol o kadar zevkli geldi ki Burçin’e, duyduğu his farklı bir histi. Hele o koku, topraktan ağaçlara karışıp gelen o koku yok muydu işte tamamen bağlıyordu insanı kendine.

   Çarşıya indiklerinde otogarın oradan kesme pasta aldılar. Kesme pasta satan amcayı  Barış tanıdığından sabahtan ayırtmıştı yoksa o saatte bulmaları imkansızdı. Birer de limonata alıp yeni yolun o tarafa geçip denizi görebilecekleri bir yere geçtiler ve yol boyunca yürümeye başladılar. Hep birlikte yürürlerken Barış ve Burçin biraz arkada kalmıştı. Burçin bir an durdu. Yüzünü denize döndü ve derin bir nefes aldı. “Bu koku” dedi belli belirsiz ama Barış duymuştu söylediğini. “Huzurun kokusu.” diye tamamladı Burçin’in cümlesini. “Evet” dedi Burçin arayıp da bulamadığı bir şeyi bulmanın verdiği sevinçle.

   “Biliyor musun deniz, toprak ve buranın ağaçlarının kokusu hepsi huzurun kokusu. Buranın insanlarının sıcaklığı huzurun sıcaklığı. Burada sizlerle olmak huzurlu. Ben buraya gelirken aklımdan geçenleri sana anlatsam inanmazsın ama şuna inan şuan aklımda o fikirlerin zerresi bile kalmadı.”

   Barış “Biliyorum”  dediğinde ikisi de denize yüzlerini dönmüş huzurun kokusunu bir kere daha içlerine çekiyorlardı. İşte bu içte olan gerçek toprak aşkının uyanışıydı.  

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar


Bu habere toplam 1 yorum yazılmıştır.


 mehmet    { 01 Nisan 2010, 00:21 }
Bir kültür abidesi olan GÖRÇEV i kutluyorum.Emekçileri her zaman baş tacımdır.

Bölge adına gurur duydum ,varolun .



   Yorumların tamamını okumak için tıklayın.



Etkinlik Takvimi

En Çok Okunan Haberler

YAZARLARIMIZ

 Uğur BİLGİ Uğur BİLGİ
Karaman ( Halil Kodalak ) Ağanın Önemi
 Fatma Arık PAMPAL Fatma Arık PAMPAL
Bir Huzur Şehri, GİRESUN
 Ş.Can Genç Ş.Can Genç
Canlı Hayvan Katliamı
 Güzide U. Tekeş Güzide U. Tekeş
Engel Düşüncelerdedir !
 Fatih Kırtorun Fatih Kırtorun
Gökyüzü Tavernası
 Bülbül Genç Bülbül Genç
Benim Memleketim
 Salih Hacıömeroğlu Salih Hacıömeroğlu
Çam Sakızı Çoban Armağaını


GALERİ






ANKET

Sitemizi Nasıl Buldunuz?






Tüm Anketler



Tüm hakları Saklıdır.
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi